İnce Memed Özeti

Reklamlar

İnce Memed Romanı Hakkında Kısaca bilgi

İnce Memed, yazarın ilk romanıdır. 1953- 1954’te bir gazetede tefrika edilmiş, 1955’te kitap hâlinde basılmış ve Varlık dergisinin düzenlediği 1956 yılı Varlık Roman Armağanı ile ödüllendirilmiştir. İnce Memed romanı 1987’ye kadar beş cilt olarak yayımlanıp kahramanın öyküsününe devam edilmiştir. İnce Memed, günümüze kadar kırkın üzerinde dile çevrilmiştir.

İnce Memed Özeti

Toroslardaki Değirmenoluk, köyün ağası Abdi Ağa tarafından yönetilen bir köydür. Abdi Ağa’nın tarlasında büyük eziyetlerle çalışan genç Memed, sıkıntılara katlanamaz; yakınlardaki Kemse köyüne gidip Süleyman’a sığınır. Memed, kışı bu köyde geçirir. İnce Memed’in izini takip eden Abdi Ağa, onu köyüne götürür.

Abdi Ağa, Memed’in bu davranışından dolayı o yıl yapılacak hasadın sadece beşte birini ona verir. Bütün yaz boyunca çalışan Memed ve annesi o kışı çok zor geçirirler. Memed bahara doğru arkadaşı Mustafa ile kasabaya gider. Bu, onun kasabaya ilk gidişidir. Yolda herkesin hayranlık beslediği Kara Ahmet adındaki eşkıya ile karşılaşır. Memed, bu eşkıyadan ve kasaba yaşamından etkilenir. Abdi Ağa gibi ezenlerin olmadığı bir yaşamın hayalini kurar. Memed’in sevdiği kız Hatçe, istememesine rağmen Abdi Ağa’nın yeğeni ile nişanlandırılır. Memed, bunun üzerine Hatçe’yi kaçırır. Abdi Ağa’nın adamları gençlerin peşine düşer. Çatışma çıkınca Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed de yaralanınca kaçar, Hatçe yakalanır. Memed, Defi Durdu adında bir kaçağın çetesine katılır. Abdi Ağa, kurduğu tuzak ve attığı yalanlarla yeğeninin ölümünden Hatçe’yi sorumiu tutunca Hatçe hapishaneye konur. Memed, eşkıyaların zulmünden rahatsızlık duyarak onlardan uzaklaşır. Hatçe’nin başına gelenleri duyunca Hatçe’yi hapishaneden kaçırır. Annesinin de öldüğünü duyunca Abdi Ağa’ya karşı köylüyü yönlendirir. Köylü, o yıl hasattan Abdi Ağa’ya pay vermez. Abdi Ağa, Memed’in bulunduğu bölgeyi jandarmaya haber verince çatışma çıkar. Çatışma sırasında Hatçe doğum yapar. Memed bunun üzerine teslim olur fakat Hatçe vurulur. Memed hapse düşer. Bir süre sonra affa serbest kaim Doğan çocuk, arkadaşları tarafından Gaziantep’in bir köyüne gönderil ir. Memed, bu yaşananlardan Abdi Ağayı sorumlu tutar.

Aşağıdaki bölümde Memed’in köye gelişi anlatılmıştır.

Reklamlar

Puslu, yapış yapış ağır bir geceydi. Gökte çok parlak olmayan bir iki yıldız ışılıyordu. Sağda solda yamaçlarda çoban ateşleri yanıyordu. Memed gittiği yolu çok iyi biliyordu. Küçücük, kayalıklı bir keçi yoluydu. Sarı Ümmetin evine çıkardı. Orman uğulduyordu. Ortalıkta çıt yoktu başkaca. Memed üstündeki büyük ağırlığın altında bile bir yere dokunmuyor, yürürken hiç ses çıkarmıyor, kayar gibi, ayakları yere değmiyormuşçasına gidiyordu. Oysa ağırlığı çoktu. Bedenine üç koşar fişek bağlamıştı. İki koşar fişeği de sağlı sollu omuzlarından geçirmişti. Tüfeği, kaması, dürbünü, bombaları, tabancası, bir hayli ağırlık. Memed yürümeye, böylesine küçük patikalardan keklik gibi kaymaya alışkındı. (…)

Büyük ağaçlı bir ormandan yürüyordu. Usul esen yelde bile sallanan ağaçlar gıcırdıyorlardı.

Ümmetin evine yaklaşmıştı. Vakit gece yarısını geçiyordu. Ümmetin evinin oralardan iri çoban köpeklerinin ürüşmesi geliyordu. Gecenin bu vaktinde köpek ürüşmesi hayra alamet değildi.

Memed üst baştaki yamaçtan Ümmetin damının üstüne kayıverdi. Yavaşça ayağını damın toprağına üç kez vurdu. Sarı Ümmet uykuda da olsa bu sesi duyar, hemen dışarıya çıkardı. Eğer dışarıya çıkmazsa, bilinmeliydi ki ya evde yoktur, ya da çok büyük tehlike vardır. Memed sabırsızlandı, ayağını üç kez daha sert vurdu dama. Az sonra bir ayak sesi duydu, ama çok yavaş. Karartı duvarı dolandı, sürünerek yamaca tırmandı, yamaçtan kayarak dama indi:

“Yat Memed,” dedi.

Memed hemen usulca yere uzandı.

Sarı Ümmet:

“Evin içi asker dolu. Ahırda da Kara İbrahimin çetesi…” dedi. Ağzını Memedin kulağına yapıştırmış konuşuyordu. “Seni arıyorlar… Ev ev, delik delik, köy köy seni arıyorlar. Senin Torosa döndüğünü duymayan kalmamış. Kim gördü seni Allah aşkına?”

Memed:

“Bilmem,” dedi. “Kim gördü bilmem ki… Herhal gören olmuştur.”

“Bu sefer seni öylesine, canlarını dişlerine takmışlar arıyorlar ki sorma… Ali Safa Bey, öteki ağalar başına para bile koymuşlar. Yüzbaşı Faruk konuşurken duydum. Birkaç ay Torostan silin. Ararlar ararlar bulamazlar, sonra da bıkarlar. Bu fırtına dininceye kadar sen buralardan uzaklaş. Dur burada bekle, sana mermi buldum. Belki giderken dövüşürsün.”

Sarı Ümmet damın duvarından aşağı kaydı, az sonra bir elinde bir torba mermi, bir elinde de bir azık çıkınıyla geldi.

“Al bunları,” dedi. “Sizin köye de hiç uğrama. İki aydır candarma sizin köyün üstünde dövünüyor.”

Memed:

“Bizim köyde ne var, ne yok?” derken Sarı Ümmet sözü ağzından aldı:

“Daha fazla durma burada, sizin köye gelince olduğu yerde olduğu gibi duruyor. Amanın, hiç uğrama, tuzağa düşersin. Dağı taşı asker talamış, mukayyet ol. Bu köylüler kudurmuşlar, babansa, karda- şınsa da gözükme. Tez günde Torosları bırak. Haydi güle güle.”

Karanlıkta elini uzattı, Memedin buz gibi olmuş elini sıktı, damın duvarından aşağı kayıverdi.

Memed de bir anda yamacı tırmandı, ormana karıştı gitti, bildiği çok gizli bir keçi yolunu ayak yordamıyla buldu. Çok hızlı yürüyor, yüreğindeki korku büyüyordu. İçi karmakarıştı. Dört karanlık duvarı

arasında kimsiz kimsesiz, dostsuz, yapayalnız öyle kalakalmıştı. Bir dünya da asker. Bir de köylüler… Dağ taş, asker, köylüler, ağaç, ot, uçan kuş, yerdeki karınca, herkes, her canlı da düşman.

(…)

Gittikçe de içindeki, köye karşı hasreti artıyordu. Gitse başına gelecekleri biliyordu. Sağ kurtulmasının hiç mümkünü yoktu. Ama çok, deli gibi merak ediyordu. Köylü ne olmuştu? Çakırdikenliğe daha toy düğünle ateş veriyorlar mıydı? Durmuş Ali Emmi yorgun yaşlı bacağını havaya kaldırarak halay çekiyor muydu? Hürü Ananın kızgınlığı geçmiş miydi acaba? Amma da öfkeli bir kadındı. Öfkesinden toprak titriyor, yer gök sarsılıyordu. Herkesin öküzü herkesin miydi, herkesin sürüp ektiği toprak? Çok çok şey öğrenmişti bu birkaç yılda. Ama çok… On ömür yaşasa bir insan şu Memedin öğrendiklerini zor öğrenir.

Ali Safa Bey, Arif Saim Bey, öteki Çukurova ağaları… Memed uzun bir süre Çukurova ağalarının kendisine niçin düşman olduklarını anlayamamıştı. Abdi Ağayı öldürmüştü. Abdi Ağa onların akrabası değildi ki… Memed onlara ne yapmıştı da, salt kendisi için bütün Torosu candarmayla doldurmuşlardı? Daha da bunun sebebini o kadar anlayamıyordu ya doğrusu. Niçin öteki eşkıyalara bu kadar düşman değillerdi? Üstelik de birçok eşkıyayı da koruyorlardı? Ağaları, beyleri anladık, diyelim, köylülere ne oluyordu? (…)

Gidecek, kaçacak bir yer düşünüyor, bulamıyor, köpürüyordu. Koca Osman dedik, evine sığındık, iyi adam, has adam, baba adam, can adam, ama çocuk adam. Herkese evinde olduğumu söylemek için can atıyordu. Bereket Kamer Anaya… Çukurovanın düzünde candarmaya bir yakalanırsan kurtulmanın mümkünü yok. Artık Çukurova ağaları bayram edip sevinirlerdi.

Ormanın içinde, keçi yolunda, gecenin ortasında dikildi kaldı. Yönünü nereye dönse, gidecek hiçbir yeri yoktu ki. Yönünü nereye dönsün? Bir süre öyle gecenin altında, ayakta dimdik durdu kaldı. Çok şeyler düşündü. Düşünceler kafasına inanılmaz bir hızla geliyor, çakışıyorlardı. Anası geliyordu gözlerinin önüne, Hatçe, çocuğu, Iraz Hatun, Koca Süleyman… Koca Süleyman deyince içinde bir sıcak, aydınlık umut uşığı çaktı. Bir de Kerimoğlu vardı. Bir de Cabbar vardı. Yiğit oğlandı, dost oğlandı Cab- bar… Evlenmiş, iki de çocuğu olmuş, biri kız, biri oğlan. Cabbara gitse? Cabbarı boş bırakmazlar, Koca Süleymanı da… Kerimoğlunu da. Dağlarda iş yok. Ama nereye?

Yakınlarda bir mağara olmalıydı. Sabaha az kalmıştı. Nerdeyse ortalık ağaracak. Yönünü mağaraya döndü. Ortalık ışırken ulu bir kayalıktaki mağaraya vardı. Mağaranın deliğinin ağzında iki kartal duruyordu. Ve deliğin her iki yanında birer sakız ağacı bitmişti. Ağaçları mavi çiçekli sarmaşıklar sarmıştı. Memed mağaraya çıktı, yorgun kartallar istemeyerek kanatlarını açtılar, uçup az ileriye kondular.

Memed tüfeğini çıkardı, kayışını eline doladı, yere koydu. (…)

Uyandığında gün batıyordu. Susamış, acıkmıştı. (…)

Aşağıda bir pınar inceden çağıldıyordu. Memed gitti pınarın başına, uzun, mor çiçekli yarpuzların üstüne çöktü. Sarı Ümmetin verip de beline bağladığı çıkını açtı. Azıkta üç baş soğan, altı yumurta, bol çökelek, bir parça Türkmen peyniri, bol bol kömbe ekmeği vardı. Birkaç da bazlama. İştahla yemeğini yedi. Bu azık ona daha iki gün yeterdi. Memed o kadar boğazlı değildi her zaman. Hele canı sıkıldığı sıralarda yemek hiç aklına gelmezdi.

Ayağa kalktı, yönünü kuzeye döndü. Köyüne gidiyordu. Köyü gözünde tütüyor, içine bir özlemlik ateşi düşmüş onu yakıp kavuruyordu. Biliyordu, ölüme gidiyordu ama, duramazdı. Köyünü görmeliydi. Ya köyü görmeden ölürse? Koca çınarı, Kulaksızı, Kulaksızın değirmenini, koca çınarın büvetini, kınalı yolu, çakırdikenli Dikenlidüzünü, ağazları, çalıları, deve dikenlerini, köyün tavuklarını, hele kürk tavuk ardında dolaşan yumak yumak sarı civcivleri… Her şeyi, her şeyi göresi gelmişti. (…)

Memed de bir sevinç kasırgasında sevgiyle dolup taşmış, uçuyordu. Öyle çabuk yürüyordu ki, sanki ayaklarına kanat takılmıştı. Kötü şeyler hiç aklına gelmiyordu. Köyün candarmalarla dolu olduğu, öldürüleceği hiç hiç aklına gelmiyordu. Öldürülmese bile kötü durumlarla karşılaşacağı da aklının köşesinden geçmiyordu. Bir de türkü tutturdu. Çok az türkü söylerdi. Türkü söylemeye vakti olmamıştı ki… Tatlı bir sesi vardı.

Gün ışıyordu ki Uzunoluğun başına geldi. Uzunoluğun göbeğinde kırmızı benekli alabalıklar üst üste yüzerdi. Elini uzatsan tutabilirdin. Uzunoluğun balıklarına nedense hiç kimse dokunmazdı. Balıklar da çoğaldıkça çoğalırdı. Oluğun başına oturdu, azık çıkınını çıkardı, bir soğanı yumrukladı, çökelekle yemeye başladı. Arada sırada da ekmek kırıntılarını balıklara atıyor, balıkların ekmek kırıntılarına, üst üste, alt alta koşuşlarına bakıyordu.

Yemeğini ağır ağır yedi, balıklara baktı, rahattı, oracığa uzandı. Bu oluk çocukluğunun oluğuydu, buralarda nedense korkmak aklına gelmiyordu. Korkusuz, kuşkusuz, çocukluğunda nasıl uyursa öyle uyudu. Eşkıya olup da dalga çıktığından bu yana böyle derin, böyle deliksiz uyku uyumamıştı. Uyandığında buna kendisi de şaştı. Ama buraları baba toprağıydı, bildik topraktı. İçindeki sevinci kabarıp geliyor, bir an önce gecenin inmesini bekliyordu. Karanlık kavuşur kavuşmaz köye inecek, Hürü Ananın kapısına varacak, usuldan, Ana, Ana diyecekti, ben geldim. Bakalım sesten tanıyacak mı? Tanımaz mı o? Ne cindir!

Ormanın içinden kayarak köyün üst başındaki yamaca indi. Uzun kayanın dibine oturdu, köyü seyretmeye başladı. Köyü seyrettikçe anıları da depreşiyordu.

Çocukluğunda, anasına küsüp evden kaçtığında da buraya, bu kayanın dibine gelir, belini isli kayaya dayar, köyü seyreder düşünürdü. Bu uzun kaya hep isli dururdu, Memed kendini bildi bileli. Köylüler, çobanlar kayanın dibine ateş yakmayı çok severlerdi.

Köyün içinde candarmaları gördü. Gidiyor geliyorlardı. Sonra damlar arasında kendi damlarını seçti. Damın toprağı kırmızı, yeşil, mavi turuncuydu. Cam kırıkları gibi yanan ak sıcakta ışılaşıyordu. Babası ta uzaktan getirmişti bu toprağı, dam akmasın diye. Güzel, yumuşacık, sıcacık, sevgi dolu anası geldi gözünün önüne, ömründe duymadığı yaman bir yalnızlık duydu. Dört yanda, uzun uzun çiriş çiçekleri açmıştı. Türlü türlü arılar, binlerce, ak sıcaklarda uğuldayarak, ak sıcaklar demek Memedin hoşuna gidiyordu, çiriş çiçeklerinin yörelerinde dolaşıyorlardı. İnce, dimdik, uzamış gitmiş çirişlerine binlerce ak düğme büyüklüğünde çiçek yapışmıştı.

Hatçelerin evine bakamıyordu. Evlerinin önündeki, o ulu ağacı göremiyordu.

Sonunda kendisini yenemedi, ağaç geldi gözünün önünde durdu. Bir gece gibi gerildi önüne. Delikanlı yüreği küt küt atarak divlik kuşu gibi öttü. Deli gibi bir bekleme kasırgasında delikanlı bekledi. Yumuşacık, sıcacık, sevgi taşan kız geldi. Memedin boğazına bir şeyler tıkandı, iki damla yaş gözlerinden aşağıya yuvarlandı indi.

« »

Siz de Fikrinizi Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica