33 Adlı Deneme Karalama Defteri

Reklamlar

Yılın en uzun günlerindeyiz. Saat dört buçuğa varmadan göğü sarıveren aydınlık geç vakitlere dek sürüp gidecek, sular kararmak bilmeyecek… Erkenden uyanıp gözlerime, gönlüme taze ışık dolduruyorum. Hep aşkı, hep inançları, hep yurt sevgisini şakıyan şairler vardır, ben şair olsaydım ışığın verdiği hazları söyler, hep güneşe övgüler yazardım.
Yaz insanı dinlendirir. En ağır sıcaklarda, tenimize çöküp kımıldanmaya dilek komayan sıcaklarda bile bir dinlendiricilik vardır. Dünya önümüze serili işte, yanı başımızda, görmek için, anlamak için neden çabalayım? Her şey bize yaklaşıyor, yaklaşıyor, bir gizlisi kalmıyor… Ama vermiyor kendini, gerçekten sokulmuyor. Yaklaşması bizi istediğinden değil, bize aldırmadığından, bizi bilmediğinden. Biz de bir şeyi kavramak hevesini duymuyoruz, gözlerimizi oradan oraya gezdiriyor da bir şeye bakmıyoruz. Bu yakınlık, bu yan yanalık içinde, her şeyin böyle birbirine karışmasında bir uzaklaşma var. Uzaklaşma duygusu değil, uzaklaşmanın ta kendisi. Asıl yakınlık anmada, düşünmededir. Kollarımızın sardığı değil, ancak düşünüşümüzün, kafamızın sardığı gerçekten bizim olabilir. Bizimle yaşayan, varlığını varlığımıza katan, varlığıyle varlığımızı zenginleştiren, bize kendini içimizden duyurandır. Yaz günleri, ışıklı yaz günleri, bize dünyayı açıveren yaz günleri ise bize bir şeyi düşündürmez, kendimizi de düşündürmez, bizi sadece yaşamak sevincine, kendi kendini sezemiyen o sevince salıp düşünmeyi durduruverir. Ancak haklarının kaygısında olan tenin türlü arzularını işletip ruhun dileklerini, yaratma gücümüzü sindirir.
Dinlendirmesi, benliğimizi, kendi kendisiyle yetinmeyip hep anlayarak, kavrayarak, zenginleşmek isteyen benliğimizi, bir türlü doyamayan benliğimizi uyuttuğu içindir.
Nereden geliyor bu hırsımız? Renkleri, sesleri, kokuları ile önümüzde salınan bu dünya bize neden yetmiyor? Niçin bakmakla, dinlemekle, koklamakla kalmıyoruz da ille anlamak, her şeyi kendimize, sonra da birbirlerine bağlamak istiyoruz? Yaşamak, yalnız tenimizle, tenimizin iştihalariyle yaşamak az bir bahtiyarlık mı? İşte hayvanlar, işte bitkiler, işte büsbütün cansız sandığımız taşlar… Onlar da yaşıyor, başlarına bir de ruh derdi çıkarmadıkları için yaşamağı, her günün getirdiği zevki bizden daha iyi tadıyorlar. Biz ise duyularımızın bildirdikleriyle kalamıyoruz; onlara inanmıyoruz, ışığın aldattığını, ışığın eşya üzerinde bir örtü olduğunu, eşya ile bizim aramızda bir perde olduğunu sanıyoruz. Işık kalkınca da memnun değiliz. Gene her şeyin bize kendini gizleyen, bize kendini sezdirmek istemeyen bir yanı olduğunu düşünüyoruz. Bilmek, anlamak için çırpınıyoruz, sonra da her bilgimizi, her anladığımızı yanlıştır diye çürütüyoruz. Öyle ki o bilmek, anlamak hevesi bir bilmemek, anlamamak hevesi oluyor. İçimizde sanki ne kadar uğraşsak, didinsek bilemeyeceğimizi, dışarıyı da, kendi kendimizi de kavrayamayacağımızı bildiren bir ses var, “o melâle düşüyor”, gene de durmadan o yolda koşuyoruz. Koşmak, durmadan koşmak, ama öyle bir koşmak ki ilerletmiyor, yer değiştirmiyor. Kendi kendinde kalan bir hız…
Dışarısı aydınlık, her şey, her yer pırıl pırıl, bütün yüzler gözüküyor, sularda oynayan ışık bizi sevince, hayranlığa çağırıyor. Ama bizim gözlerimiz o parıltıdan dönüyor, içimizdeki karanlıklara dikiliyor, asıl bildirecek olan, aldatmayacak ışığı oradan bekliyor. Bunun içindir ki benliğimizi, bize bir tanrılık sanısı veren benliğimizi uzun yaz günlerinden çok, uzun kış gecelerinde duyarız. Dışarıdaki karanlıkla içimizdeki karanlığı birbirine düzenleyip de gerçek âlemin yerine düşler, düşünceler âlemini kurabildik mi, yaratıyoruz diye coşarız. Yaratırız, bizi avutan, esrikleştiren, ağulayan birtakım yalanlar yaratırız. Adına şiir der, bilgi der, bilgelik der, bir yığın yalanlar uydururuz. Hemen hepsi kendimize kış gecelerinde anlattığımız, ışıklı günleri gibi karanlık geceleri de kararsız bu dünyada bizi oyalıyan masallardır. İnsan masal anlatmasını seven hayvandır. Uydurduğu yalanlara inanmaktan, kendi elleriyle kurduğu sıkılar altında ezilmekten de hoşlanır. Bunun içindir ki yaz günlerini sevdiğini ne kadar söylerse söylesin, kanmayın; gerçi sever, canlıların çoğu gibi o da sıcağı ister, ışığı ister, ama sıcağın, ışığın verdiği hazlara çocukça birer eğlence diye bakar, onlara saygısı yoktur. Asıl saydığı, asıl değerli bulduğu işler, kış gecelerinde düşündükleridir. Gözlerinin renklerle, kulaklarının seslerle avunamadığı o saatlerde yalnızlığını binbir hayal ile kalabalıklaştırır, kendi buyruklarına uyduğu için daha düzenli sandığı bir âlem yaratır, olmayan renkleri görüp olmayan sesleri işiterek kendi kendine anlattığı masallar, teninin asıl dilediği yaz günlerine hasretin can sıkıntısı denilen acayip tanrının bizden kopardığı iniltilerdir. Şair: “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner”* demiş; insanoğlu o hüneri edinmiş, hem de belki pek çabuk edinmiştir. Bakın, can sıkıntısını ne güzel kullanmış, ne güzel işlemiş! “Canım bahar kokuların yitirmiş!” deyip üzülmesi gereken günlerde, ışıksızlıktan, soğuktan yakınması gereken günlerde o yakınma sebebi ile şiir, bilgi, bilgelik denilen masalları uydurmuş, medeniyet diye övündüğü hülya âlemini kurmuş.
Şair olsaydım ışığın verdiği hazları söyler, hep güneşe övgüler yazardım… Ama bir şair değilim, dışarıdan aldığım hazlarla kalamıyorum. Onların ne olduğunu anlamak istiyor, düşünüyor, onları yok edinceye kadar çözümlemeğe kalkıyorum. Budur işte insanoğlunun kaderi: önüne serili şeylerin güzelliğini gördüğü hâlde o güzellikle yetinmeyecek, o güzelliğin arkasında bir şeyler arayacak, oyuncağını kıran çocuk gibi saadetini, yaşamak bahtiyarlığını yıkacak. Niçin ben de taşlara serilen kediler gibi, duvarlarda hayran hayran duran kertenkeleler gibi yaz günlerinin bütün tadını çıkaramıyorum? Yaz günlerini sevdiğimi söylemek isteyince de aklıma övgüler yazmak, duygularımı kâğıt üzerine dökmek hevesi geliyor… Niçin? İlle çabalamak, benliğimi göstereyim, dışarıdan aldıklarımı içimle yoğurup gene dışarıya vereyim diye didinmek mi gerek?
Yılın en uzun günlerindeyiz; yarın yaz mevsimi girecek, Hürmüz, Ahrimen’e yenilecek, geceler yavaş yavaş uzamağa başlayacak. Bütün bir kış özlediğim bahardan ancak birkaç hatıra, daha şimdiden belirsizleşiveren birkaç hatıra kalacak… Ben kendimi bu vefasız günlerin zevkine bırakacağıma, bir damlasını kaçırmaktan korkacağıma bir kış günündeymişim gibi oturmuş düşünüyorum. Kışa o kadar alışmışım ki yaz günlerinde bile kış âdetlerini bırakamıyorum. Naili Efendi’nin: “Varakların gül-i ter döktü Naili cûya Bahar mevsimidir kim bakar risâlelere” beytini çok severim, söyler dururum; o beyitteki öğüde uysam ya!.. Ama elimde mi? Zaten Naili de o verdiği öğüde uyabilmiş mi? “Risalelere” bakmayın diyor da niçin kendi beyti söylüyor, o beyti bir yere yazıveriyor? O da benim gibi, o da bizim gibi, o da düşünmekten kendini alamıyor, kendini dünyanın verdiği hazlara bırakmıyor.
Yazın verdiği hazları söylemek değil, o hazları sadece tatmak, güneşe övgüler yazmak değil, benden övgü beklemeksizin nimetini üstüme saçan güneşte ısınmak isterdim. Ne olur kendimi de, günümü de, yılın en uzun günlerinde olduğumuzu da unutabilsem? Unutabilsem de insanlar gibi değil, öteki canlılar gibi, bitkiler gibi düşüncesiz bir bahtiyarlığa dalabilsem ne olur?.. Alnımızın yazısı öyle: biz yazı değil; ışığı, sıcağı değil, ancak yazın, ışığın, sıcağın düşüncesini seviyoruz, bizim içimizde uyandırdığı duyguları seviyoruz.
En güzel yaz, kış gecelerinin karanlığında bütün çiçeklerini, kuşlarını bizim yarattığımız yaz değil midir?

« »

Siz de Fikrinizi Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica